"GENÇ;İNANCI VE İDEALLERİ UĞRUNDA FEDAKARLIK YAPABİLENDİR"

  • 1/3/2007 - 28 Şubat’ın ilk sinyali ve Talat Halman’ın makalesi
  • Kategori: 28 SUBAT

    28 Şubat post-modern darbesinin, ilk sinyali diyorum.Çünkü bu hareketin ABD’de planlanıp yurt içine intikal edinceye kadar sonradan ortaya çıkan gizli aşikâr safhaları ve ayakları vardır. Önce Halman’ın mektubu ile söze başlayalım:

    Talat Halman, 30 Nisan 1997 tarihinde Milliyet gazetesinde yayınlanan makalesinde özet olarak şöyle diyor:

    “Hükümetin akibeti ne olursa olsun, RP’nin bir parti olarak bölünmesi hayırlı ve uğurlu olacak.

    Aslında sosyal demokratlar gibi, din partilerinde de, görüş farkları yüzünden bölünmeler olması doğaldır. Refah bölünmese bile yeni din partileri kurulması mümkündür. Düşünün; Refah’tan üç parti doğarsa, yeni seçimlerde hiçbiri barajı aşamayabilir. Ya da yepyeni bir parti kurulursa belki yeni partiler küçümen partiler olurlar TBMM’de.

    Milletçe okuyup üfleyelim de birleşik din cephesi DELİNSİN, BÖLÜNSÜN, PARÇALANSIN tek çıkar yolumuz bu olsa gerek.”

    Halman Millî Görüş DELİNSİN, BÖLÜNSÜN, PARÇALANSIN diyor. Kendisine yenilikçi diyen bir kısım Fazilet Partililer ise bir medyum tarafından uyutulmuş ya da bir komutandan emir almış gibi, hemen tıpış tıpış birer ikişer AKP cephesine iltihak ediyorlar.

    Gözüken odur ki, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Halman’ın, bu girişiminin yurt dışında ABD’den başlayan Fransız Mason Locası’nın etkisiyle devam eden ve Londra’da 9 Kasım 1997 tarihinde aktedilen, Sabataistlerin, Masonların katıldığı toplantılarla hazırlanmış olan ayakları mevcuttur.

    Bu toplantıya Sayın Abdullah Gül’ün de katılmış olması ve Sayın Erdoğan’a Siyonistlerin “Üstün Cesaret” nişanı takmaları, bu temaslar cümlesindendir.

    Demek oluyor ki, Siyonist cephe, Millî Görüş ile başa çıkamayınca taktiklerin en etkilisi olan “Kaleyi içten fethetme yoluna” müracaat etmiş ve bizim bir, iki arkadaşımızı gözüne kestirmiş, diğerleri de bilerek veya bilmeyerek bu tuzağa düşmüşlerdir.

    Ormandaki ağaçlara sormuşlar:

    -Neden böyle üzgünsünüz demişler.

    Ağaçlar cevab vermiş:

    -Balta bizim köklerimizi kesiyor, buna yanmıyoruz da, ne hazindir ki baltanın sapı bizden, ona yanıyoruz demişler.

    ABD’nin bu ceşit manipülasyonları bir değil, iki değil, üç değil, artık kabak tadı verdi. Ama ne çare ki milletimizin büyük çoğunluğu henüz yeterince bu konuda bilince erişmedi.

    Bu konu üzerinde niçin bu kadar ehemmiyetle duruyoruz? Çünkü, seçmenimiz yeterince bilinçlendirilmediği takdirde, Siyonist ve Evangelist ABD, her istediği zaman, Türkiye’nin rahatıyla, huzuruyla oynayacak, millet sürekli olarak bu çeşit hilelere, entrikalara kurban edilecek.

    Şu hale getirilmiş bir toplumda, gerçek mânâda demokratik sistemin, işlediğinden, millî iradenin, kemâliyle tecelli ettiğinden bahsedilemez. ABD’den sinyal geliyor, 27 Mayıslar, 12 Martlar, 12 Eylüller, 28 Şubatlar oluyor.

    Dün Fazilet Partisi’nin maruz kaldığı bu hileli oyuna, yarın meselâ, bir DYP’nin, bir ANAP’ın, bir BBPveya bir MHP’nin düşürülmeyeceğinden nasıl emin olabilirsiniz?

    Bir şairimiz, “Batıl, her zaman batılı beyhudedir veli” “Müşkül budur ki, suret-i haktan zuhur eder” diye, bizleri uyarmış. Yani batıl bir hak suretine girerse veyahut başka bir açıklama ile, kurt koyun postuna bürünerek ortaya çıkarsa, böyle bir batıldan kurtulmak çok zor olur, diyor.

    Şu bir gerçektir ki, ABD ülkemiz insanının temiz niyetlerle kurduğu partilere, yaptığı seçimlere ve hatta darbecilerin yaptıkları askerî müdahalelere bile, bir biçimine getirip, burnunu sokuyor, her işimizi çığırından çıkarıyor, allem edip kallem edip, ortaya çıkan iktidarları, kendi çıkarları istikametinde kullanabiliyor.

    28 Şubat harekatı, adı isminde post-modern yani yarı kapalı, sureti haktan görünen ve yasallık kisvesine bürünmüş olan bir harekattır.

    Bu çeşit üstü kapalı darbelerle veya bilerek veya bilmeyerek ABD’ye yakasını, paçasını kaptırmış olan kadroların ve ABD yanlısı medyanın yönlendirilmesiyle yapılan seçimlerle, asla bir arpa boyu yol ilerleyemeyiz ve asla egemenliğimizi ve vatanımızın ve milletimizin bölünmez bütünlüğünü koruyamayız.

    Önce:Seçmenimizi bu konuda bilinçlendirmeliyiz.

    Sonra:Siyasî kadrolarımızı, emperyalistlerin etkilerine karşı koyacak fikri bir bağışıklığa kavuşturmalıyız.

    Ve en sonra: Medyamıza, hakka ve ilmî gerçeklere ve millî ve mânevî değerlerimize sahip çıkacak bir şuur kazandırmalıyız.

    süleyman arif emre/ milli gazete
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 1/3/2007 - 28 Şubat darbesinin kahramanları...
  • Kategori: 28 SUBAT

     

    “28 Şubat’ta Sincan’da tankları yürüten, balans ayarını yapan benim. Öncesinden ne Başkanın haberi vardı ne de…”

    -EMEKLİ GENERAL-

    Hesabı sorulmamış suçların, hatta cinayetlerin kahramanları (!) çok olur. Hele bir de , emsâl-i kesîresiyle mâlum nice cinâyetler irtikap edildiği halde hesabı sorulmamış, yargı önüne çıkarılacak yerde, hayalinden bile geçiremediği  makamlara  çıkarılmış ise; irtikap ettiği menfur fiile  uygun bir yaptırım olmayacağı için, fâil ya da fâillerin encâmı başkaları için caydırıcı da olmayacaktır. Nitekim, bugüne kadar fâillerin hiç birisi, kendilerini caydıracak yaptırımla karşılaşmamış “silahtarlı sellemehullah” gibi dalıvermişler  sistemin can evine…

    27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül’ün birer  “taklîb-i Hükümet”ten ibâret olmadıkları, başka bir ifadeyle, hükümetleri yıkmakla kalmadıkları, berâberinde ülkenin kurulu düzenini, mânevî değerlerini de yıktıkları apaçık görülmüştür.

    Arkadan gelen, “28 Şubat Post Modern Darbesi” depremi ise klasik teşbihle “artçı” gibi görünmekte ise de, düzenleniş biçimi, uygulanış şekli, tahrip ettiği alanlar itibariyle tam bir  “Şok Vuruş”tur ve deprem arkadan gelmiş de olsa “artçı” değil tam bir   “öncüdür”.

    İç ve dış çıkar çevrelerinin  ittifakı hemen oluşturulmuş, dışa bağımlılara dıştan kaynaklı talimatlar gelmekte gecikmemiş; içteki “işbirlikçi takım”  kâr- zarar hesabında  Millet’in ve ülkenin âlî menfaatlerini bilerek çiğnemekte hiçbir beis görmemiştir.

    Hemen her fırsatta  kullanmayı, kendileri için kurtuluş çaresi telakki ettikleri “Anayasa, Yasa, İlke-İnkılap”lar bizzat bu kahramanlar(!) eliyle ayaklar altına paspas yapılmıştır âdetâ… Şu çok sığındıkları, Anayasa’nın 2. maddesinin fıkra başındaki: “…huzur, milli dayanışma, adalet anlayışı, insan haklarına saygı… temel ilkeler…” gibi kavramlar ber-hevâ edilmiş, diğer darbelerde olduğu gibi, bu “post Modern Darbe”de de, Cumhuriyetin temelini oluşturan “demokrasi, laiklik, sosyallik, hukuk devleti…” olma temel nitelikleri ayaklar altına alınmıştır.

    Hep olduğu gibi, bu darbe de, sayısız tahribatına rağmen yapanın yanına kâr kalmıştır. Hattâ bu darbe, yeni kahramanlar (!)  üretmiştir.

    “Neden?!...” diye yakasına yapışan olmadığı içindir ki, şimdi darbeciler “En Kahraman”ı seçme çabasındalar: “28 Şubat’ta Sincan’da tankları yürüten, balans ayarını yapan benim. Öncesinden ne …nın haberi vardı, ne de … Sadece 3 kişi biliyorduk: İlk defa sana açıklıyorum. Silahlı Kuvvetlerde Refahyol’a karşı, Susurluk’tan başlayarak müthiş bir kızgınlık, gerginlik vardı…”

    Paşa devam ediyor: “…de, engeller endişesiyle yürüyüşü …ya duyurmamış. Paşa olayı ilk duyduğunda darbe zannedip korkmuş, …de kendisine böyle bir şey olmadığını temin etmiş. Sonra hemen ‘Bana sormadan bu işi nasıl yaparsınız’ diye çıkış yapmış. Aralarında bir hayli sert konuşmalar geçmiş. Sonunda … Paşa ‘Emri biz verdik, hesabını da biz veririz”

    Bravo (!) kahramana!... “…hesabını da biz veririz”miş. Hangi hesap, bu hesabı kim soracak?.. Hangi darbeden sonra kimden hesap soruldu ki!?..

    Hakan Akpınar’ın, “28 Şubat Post Modern Darbenin Öyküsü” isimli kitabında da işaret ettiği gibi; bir basın toplantısıyla “Tüm Yasal Sorumluları” darbecilere karşı göreve çağırmıştım; aradan koskoca bir  on sene geçti ama, sorumluların hiç birisinin aklından  hukuka saygı geçmedi. Yunanistan kadar olamayan, yani  cuntasına -Albaylar Cuntası- hesap soramayan bir ülkede, “Hesap Vermeye Hazır (!)” kahramanlar (!) öylesine çok olur ki…

    Bunlar  “Andıççılar, Brifinkçiler”, kendilerini  “Üst Kurullara”,”alt-üst yargı”cılara  ayakta alkışlatanlar…

    Ve bunlar basında bir-bir sayıldığına ve ifade edildiğine göre: “90’lı yıllarda  ‘travesti kraliçesi’ olarak anılan Sisi…”

    Laikliği, “rakıyla” koruma – kollama  başarısını gösterenler…

    İçişleri Bakanlığı önünde “yağlı kazık ticareti” yapanlar…

    “Kırmızı Kitap” ve “M.G.Siyaset Belgesi”nin hazırlanmasında kalem oynatan, “Defne Locası  Üstâdı” mason biraderi…

    Patronlarının  soygunlarını korumak isteyen kalemşorlar…

    “Post Modern Darbe” ismine “babalık davası” peşinde koşanlar…

    Eli sırıklı Gündüzler, Kalkancılar, Fadime Şahinler…

    Elindeki “tegerşeğe” kıydırmadığı halde hukuka, demokrasiye kıydıranlar…

    Anayasa’nın 69. maddesinde yapılacak değişiklikle  “parti kapatma” önlenecekti. Olumsuz oylarıyla, “Parti kapatmayı önlemeyi” önleyenler…

    Ve daha nice hukuk düşmanı figüran…

    Hakan Akpınar, adı geçen eserinde: “RP’li TBMM  Başkanvekili Yasin Hatiboğlu’nun yazdığı dörtlükler  askere karşı yöneltilen en sert eleştirilerden biriydi “: 

    “Zırha bürünmüş ödlekler ortalığı gül şen görür.

    Evlâdına ağıt yakan anaları hep şen görür.

    Müslüman’ı PKK’dan tehlikeli addeder de ,

    Acı görmemiş ahmaklar, PKK’yı ehven görür,”

                                                                       Mart 1997

    Mânâdan- ruhtan yoksun, “şekilciler” arıyor.

    Toplumu dışlayacak “tekilciler” arıyor.

    Soyu şüpheli olan, Meclis’i tahkîr ile,

    “Özgür ruhlu” (!) ve “soylu temsilci” (!) ler arıyor...

    Mart 1997

    1997’nin  konjonktürel adâleti, hesâbını ahirette vermek üzere, bendenizi Beş Milyar TL.’ye mahkûm etti.

    Millet’e ve ülkeye verdiği zararların rakamlarla ifadesi ise imkânsız!...

    Ellerimiz, katkısı olan her kesin yakasındadır…

    yasin hatipoğlu/milli gazete
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 1/3/2007 - Aydın vicdanı ve 54. Hükümetin dış politika anlayışı
  • Kategori: milligorus

    Sizin olduğuna inandığınız ülkenin, tekrar asli sahibine dönmesi fikri sizi ürkütebilir. At koşturduğunuz bu toprakların gerçek varislerinin bir gün ortaya çıkmasından ve haklarını istemesinden rahatsızlık duyabilirsiniz. İstediğiniz her şeyi, devlet güçlerini emrinize amade kılarak artık uygulatamayacak olmanız sizi korkutabilir. Ticaret antlaşmalarınızı, şahsi rahatınızı bir milletin yorgun omuzları üzerinde, Kemalizm perdesi altında yürütemeyebilirsiniz. Devletin sahibi olduğunu düşündüğünüz için, içkinizi her yerde rahatça içememe fikri sizi endişeye sevk edebilir. Ayda on binlerce dolar kazandığınız, iyi bir gazeteniz ve arsızlık yapmanıza müsait şişman bir patronunuz olabilir.

    Doğru olduğuna inandığınız ve yılmaz bekçisi olduğunuz savların hiçbir işe yaramadığını kabul etmek istemeyebilirsiniz. Bu yüzden, sizi bu korkulara gark edenleri sevmeyebilirsiniz. Hatta onlardan nefret bile edebilirsiniz. Ama bir gerçek var ki; eğer bu ülkenin bir ferdi olduğunu düşünüyorsanız, eğer Çanakkale’de metfun bulunan yüz binlerin hangi amaç uğruna, neyi hedefleyerek ölüme gittikleri sizi az da olsa ilgilendiriyorsa, eğer her şeye rağmen bir vicdan taşıyorsanız Necmettin Erbakan ismini kabul etmek zorundasınız.

    Şahsi ilişkilerinizde dibine kadar pragmatizme batmışken, söz konusu devlet ve millet olduğunda, ‘bu ülkeyi karşılıksız sevdiğinize’ ve en iyi oyunculara taş çıkartacak ustalıkta oynadığınız vatanperverlik oyununa inanmamızı beklemeyin bizden. Neden bu ülkeye en çok fayda sağlayanlar değil de, Mustafa Kemal ismini ağızlarına sakız edenler alkış görüyor, sadece alkış değil, aynı zamanda destek görüyor.

    Aslında cevabınızı beklediğimiz soru çok, bir yüzleri olduğuna inanabilsek tek tek sorabilirdik sorularımızı. Ama bunun lüzumu yok, faydalıyı konuşmak da fayda var. 54. cumhuriyet hükümeti, iki asırdır Batıya bakmaktan boynu tutulan bir millete, önce kendisine bakmasını sonra Batı’nın da batısına Doğu’ya ve tüm dünyaya bakmasını söyledi. Bu ses üç asır sonra, hiç çıkmasın diye karalayarak tarih ansiklopedilerinin en derinine gömdüğümüz Osmanlı’yı yücelten iddiayı öngörüyor.

    Yapabileceklerimize nispetle yaptıklarımızın ne kadar az olduğunu söylüyor. Elimizde tuttuğumuz ve fakat ısrarla bizden saklanmaya çalışılan gücün ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlatıyor.

    Türkiye, görevi süresince ülke sınırları içerisinden daha çok sınırlarımız dışında yaşayan başbakanlara tanıklık etmedi değil. Sevindirici bir gelişme mi? O da değil. Çünkü başbakanlarımızın ziyaretleri, genel çehresiyle turistik gezi olmanın ötesine geçemedi çoğunlukla. Daha çok, “Hazır devlet parasıyla şu ülkeyi de görelim” gibi bir anlayış hâkim harici işlerimize.

    Batı’nın ihtişamından gözleri kamaşan Türk hariciyesi, Refah-yol hükümeti sayesinde iki asır sonra ilk defa doğuyu keşfetmiş oldu. Bu dış politika hamlesi, Türkiye için bir şok niteliğinde. Bağımlılıktan kurtulmanızın, şartları değerlendirmenizin yolu buradan geçiyor. Bu durum, tek şıklı bir çözümle değil iki, belki daha çok şıklı çözümle karşılaşmanız demek oluyor.

    Refah-yol hükümetinin, D–8 projesi, Cumhuriyet tarihinin, belki dört asır sonra Müslüman Türklerin en esaslı ve sahici projesidir. Bu ufuk genişliği, ne Enver Paşa’da vardı, ne de Mustafa Kemal Paşa’da…

    Türkiye, doksan yedi yılına kadar Avrupa’dan ve Amerika’dan almayı umduğu teknolojinin ihalelerini düzenlemeye enerji harcarken, bu proje ile havacılık ve uzay, kara silah sistemleri, elektronik ve bilgisayar, yazılım, enerji santralleri, otomotiv, tekstil makineleri ve ulaşım ve haberleşme alt başlıkları altında üretim alanında enerji harcamayı akıl edebilmiştir. Bunun, iyi yazılmış bir hayal senaryosu olduğunu söyleyenler, çocuk parkı açabilecek(1) kadar geniş olan o küçük akıllarıyla meseleyi anlayamadıkları için, düşmanca bir hırsla saldırıyorlar. D-8’in bünyesinde bulunan ‘Tarım ilaçlama uçağı projesi’ çoğu kimsenin bilgisi dışında, Türkiye Uzay ve Havacılık Sanayi (TAİ) tarafından tamamlandı. Eğer engellenmediyse, öyle sanıyorum ki pazarlama sürecine de girilmiştir. Refah-yol hükümetinin, dış politikada attığı hamleler eğer layıkıyla devam ettirilebilseydi Türkiye, uluslar arası platformda sözü dinlenen/dinlenmek zorunda olan/ bir ülke konumuna taşınmış olacaktı. O zaman ne Amerika Irak’a müdahale edebilirdi ne de Barzani gücünü aldığı yere yaslanarak küstahlık edebilirdi.

    Refah-yol hükümetinin dış politika anlayışı, yönünü sadece Doğu’ya dönmüş bir anlayış değil, tüm dünyaya açık bir arayış hamlesi olmuştur. O dönem, sadece Müslüman ülkelerle değil, ülke menfaatlerinin gerektirdiği biçimde gayrı Müslim devletlerle de çeşitli anlaşmalara gidilmiştir. Türkiye’nin ufkunu ve vizyonunu, önceki iktidarların tahayyül edemeyecekleri genişlikte açan elli dördüncü Erbakan hükümeti, cumhuriyet tarihinin en güzel görüntülerinden biridir. Ancak, Sincan’da bozulan tanklar bu görüntüyü ve Türkiye’nin görüntüsünü fazlasıyla bozmuştur.

    (1) Hatırlar mısınız bilmem, iktidara yürümeye çalışan fakat emeklemeyi bile beceremeyen sosyal demokratçı bir parti vardı eskiden. Şimdi de var mı bilmiyorum. O sıralar genel başkanlığını da sanırım İsmet İnönü’nün çocuklarından biri yapıyordu. Partisinden olan bir ilçe belediyesinin, açmayı başardığı(!) üç kaydıraklı bir salıncaklı çocuk parkının açılış törenine partinin genel başkanı da katılmış ve kurdeleyi bizzat kesmişti. Medyada, büyük hizmet diye alkışlanmışlardı. Bu tablo bana hep enteresan gelmiştir. Sosyal demokratların, Türk istikbalinin evladına armağan ettiği en büyük hizmet galiba bu!
     
    yusuf genç / milli gazete

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 1/3/2007 - Millî Görüş ve dünya işleri...
  • Kategori: milligorus

    Millî Görüş, “Yeniden Büyük Türkiye” diyor. Yani, Osmanlı’nın zirve yaptığı dönemi, tekrar Müslüman Türk milletinin önüne hedef olarak ortaya koyuyor.

    Bu, İstanbul’un fethiyle başlayıp 1600’ün ortalarında son bulan dönemdir. Halil İnalcık, bu dönemi anlatan yazılarından birinde, şu durumun altını çiziyor: “(1453’ten) 1596’ya kadar dünyada, Osmanlıları bir biçimde ilgilendirmeyen uluslararası tek bir politik sorun olmamıştır.”

    (Halil İnalcık’ın 1596 tarihini niye verdiğini bilmiyorum. O yıl, 3. Mehmet Macaristan üzerine yürüyüp 23 Eylül’de Eğri’yi almış. 26 Ekim’de de Haçova Meydan savaşını kazanmış. Yine o yıl, Celali İsyanları Anadolu’yu kavurmuştur. Bir öncesinde, yani 1595’te 3. Murat ölmüş, Osmanlı’ya karşı güçlü bir ittifak oluşturulmuş, Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Eflâk’tan çekilmiş, Avusturyalılar bazı başarılar elde etmiş. Bir sonrasında ise, yani 1597’de, Avusturyalılar Yanıkkale’yi ele geçirmiş, Budin’i kuşatmış, Niğbolu’ya saldırmışlardır.)

    Burada bizi ilgilendiren, “(1453’ten) 1596’ya kadar dünyada, Osmanlıları bir biçimde ilgilendirmeyen uluslararası tek bir politik sorun olmamıştır” sözüdür. Bu söz, Millî Görüş için söylenmiş izlenimi de veriyor. Şöyle ki: 1970’ten bugüne kadar, Millî Görüş’ü bir biçimde ilgilendirmeyen uluslararası bir sorun olmamıştır.

    Millî Görüş, devletimizin aksine, daha aktif bir dış politika izleyerek, milletin beklentilerini karşılamaya çalışmıştır.

    Çeçen sorununda, Filistin meselesinde, Bosna ve Cezayir konularında, Keşmir’de, Karabağ’da, son olarak Afganistan ve Irak’ın işgallerinde, hatta Sudan veya Etiyopya bahsinde, Millî Görüş’ün aktif bir politika izlediğini görüyoruz. Gerek düzenlediği kayda değer mitinglerle, gerek üst düzey açıklamalarla, gerekse yaptığı yardım ve girişimlerle, bütün bu sıkıntılarda, Müslümanlar lehine taraf olmuştur.

    Bu aktiflik, sadece Müslümanlar söz konusu olduğunda da olmamıştır. Mesela Bush zalimine kafa tutan Venezuella Devlet Başkanı Chavez gibi insanlar da Millî Görüş’ün ilgi alanına girmiştir. Nitekim Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Chavez’i Türkiye’ye davet etmesi ve Millî Gazete’nin bu kişiden övgüyle bahsetmesi çok anlamlıdır.

    Türkiye’yi idare edenler, daha doğru bir ifadeyle “Türk milletini idare edip duranlar”, resmi anlamda taraf oldukları meselelerde bile pasif kalırken; Millî Görüş, daima Müslümanlar lehine talepkâr bir dış politika izlemiştir. Sözgelimi, Gürcistan ile Batum arasında siyasi kriz yaşanırken, Millî Gazete, Misak-ı Millî sınırları içerisinde kalan Batum için Hükümete bazı hatırlatmalar yapmıştır. Ne yazık ki, Türkiye, Batum konusundaki garantör devletlerden biri olmasına rağmen, konuyla ilgili olarak adı bile anılmamıştır.

    Osmanlı Devleti’nin uluslararası sorunlarla ilgilenmesi, ağırlığını ortaya koyması, karşısına güçlü ittifakların çıkmasına neden olmuştur. Çünkü Osmanlı, daima birilerinin hesaplarını, oyunlarını, geleceğe yönelik planlarını bozmuştur. Osmanlı’nın son yıllarında, karşısındaki ittifakta kimlerin olduğu, özellikle bugün için çok anlamlıdır.

    Yahudi sermayesinden Hıristiyan dünyasına, rantiyeden dünyadaki mazlumları sömürenlere kadar, devasa bir ittifak…

    Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’ya, şuradan buradan toplanmış altı milyon (6.000.000) düşman askerinin saldırdığını düşünürsek, bu ittifakın boyutlarını daha iyi anlarız.

    Millî Görüş’ün 28 Şubat öncesinde karşısında bulduğu tablo da budur. Refah-yol hükümetine karşı yapılan ittifak, politika arenasında emsali görülmüş bir şey değildir.

    Yahudi lobilerden içimizdeki Dönmelere, Amerika’dan İngiltere’ye, sermaye sahiplerinden şu ve şu holdinglere, kartel medyasından özünden uzaklaşmış üniformalılara kadar; o ittifakın içinde kimler yoktu ki?

    Çünkü Prof. Dr. Necmettin Erbakan, icraatları ve söylemleriyle, ‘daima birilerinin hesaplarını, oyunlarını, geleceğe yönelik planlarını bozmuştur.’ Tabii hortumlarının kesilmesi, Türk milletinin tekrar aslına dönme yoluna girmesi de işin cabası…

    Hem 28 Şubat’ın mimarlarından biri olan Çevik Bir’e, hem de Millî Görüş’ün zayıf düşmesine neden olan Sayın Erdoğan’a Yahudi lobilerinin ayrı ayrı madalya vermesi, gözümüzü açmamız için yeterli bir örnektir.
     
    ibrahim tenekeci / milli gazete

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 1/3/2007 - Sayın Erbakan ve 54. Hükümetin iç politikası
  • Kategori: milligorus

     

    İster küçük bir mahalle bakkalı, isterse holding olsun, bir işletmeyi idare edecek yönetici arıyorsanız, ince eler sık dokur, gözünüzü arkada bırakmayacak birisini bulmaya çalışırsınız. Yönetici adaylarında arayacağınız niteliklerin başında da dürüstlük ve işinin ehli olup olmadığı yer alacaktır. Böyle bir yönetici bulduğunuzda gönül rahatlığı içerisinde akşam başınızı yastığınıza koyar ve rahat bir uyku çekersiniz. Bir de öyle isimler vardır ki, daha ismi geçtiğinde, gözü kapalı her şeyinizi teslim edip gitmeye razı olursunuz. Bilirsiniz ki, o işinin hakkını fazlasıyla verir, çalmaz çırpmaz, dürüst ve ahlâklı bir insandır. Bir mahalle bakkalı ya da holding için durum bu iken, konu devletin idaresi gibi çok daha mühim bir emanetin teslimi olduğunda, elbette aynı oranda liyakat arayışındaki hassasiyetimizde artmalıdır.

    Prof. Dr. Necmettin Erbakan, sağcı ya da solcu, Müslüman ya da gayrimüslim, liberal ya da komünist ama akıl, insaf ve izan, hiçbiri yoksa biraz matematik bilgisine sahip her insanın üzerinde ittifak ettiği eşine çok az rastlanabilen isimlerdendir. Özellikle 54. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti döneminde, bir yıl gibi kısa bir zaman dilimi içerisinde, altına imza attığı icraatlar ile de bunu fazlasıyla ispatlamıştır.

    Erbakan’ın Başbakanlık görevini devralır almaz ilk yaptığı icraatlardan birisi, halk arasında Fak-Fuk-Fon olarak bilinen, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonunun amaçları dışında kullanılmasını engellemek olmuştur. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonundan yaralanacak 800.000 yoksul, dul, yetim, kimsesiz ve öksüz tespit edilerek yardım edilmiştir. Erbakan’ın, düzenlediği ilk basın toplantısında, Güneydoğuda bir çocuğun yardım dağıtan arabanın ardından soğuk asfaltta yalın ayak koşmasını, ancak gözyaşları içerisinde anlatabilmişti. İşte bu gözyaşları ve fakir fukaranın yardımına el uzatması ona, fazlasıyla hak ettiği, “Şefkatin Başbakanı” unvanını kazandırmıştır.

    54. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, 1996 yılının 6 ayında devlete kaynak paketlerinden 13 milyar dolar, Faizden kurtardığı 10 milyar dolar, KİT’leri kara geçirerek 7 milyar dolar olmak üzere toplam 30 milyar dolar gelir sağlamıştır. 54. Hükümet bu kadar kısa zamanda 30 milyar dolarlık ilave kaynağı; yeni vergi koymadan, iç ve dış borç almadan, “tatlı reçetelerle” temin etmiştir. Kaynak paketleri ile Nisan 1997’ye kadar temin edilen 13 milyar dolarlık kaynak %150 faizle borçlanmak suretiyle temin edilmiş olsaydı, takriben 20 milyar dolarlık faiz ödemesini gerektirecek ve hazinenin iç borçlarının 33 milyar artmasına sebep olacaktı! Bu sebeple 54. Hükümetin 6 ayda yeni vergi koymadan, iç ve dış borç almadan, “tatlı reçetelerle” devlete 30 milyar dolarlık ilave kaynak temin etmiş olması sadece Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri için değil, bütün dünya ülkeleri için emsalsiz bir örnek teşkil etmektedir. 54. Hükümet temin ettiği bu gelirleri daha önceki hükümetlerde olduğu gibi rantiyeye, bir avuç mutlu azınlığa değil, emanetçisi oldukları bu vatanın evlatlarına aktarmıştır. Enflasyon % 80 iken, memur maaş katsayısı 6 ayda % 195 ve asgari ücret % 101 oranında artırıldı.

    Sayın Erbakan, sadece ülkenin memurlarını değil, birliklerden yaptığı ödemelerle üreticinin cebinin de para görmesini sağlamıştır. Bir önceki döneme göre; Toprak Mahsulleri Ofisi alımları için 15 kat, Güneydoğu Birlik alımları için 9,5 kat, zeytin alımları için 6 kat, pancar alımları için 2,5 kat fazla ödeme yapmıştır. Köylüden alınan ürün fiyatları %165 ila %467 oranında artırılmıştır. Mesela;  100 lira olan buğday 282 lira, 100 lira olan tütün 207 lira, 100 lira olan kabuklu fındık 467 lira, 100 lira olan kuru kayısı 250 lira, 100 lira olan üzüm 206 lira olarak alınmaya başlandı. Emekli de bu iyileştirmede unutulmamıştı elbette. Bağ-Kur emeklilerinin maaşları %300’e kadar artırıldı. Bağ-Kur emekli maaşlarındaki artışın primlere yansıtılmamasına özen gösterildi. Bugün bitme noktasına getirilmiş olan bavul ticaretinin teşviki ve kolaylaştırılması, sınır ticaretinin geliştirilmesi ve bilhassa Irak-Türkiye petrol boru hattının açılması, kamyon ve tırlarla mazot ithalatına imkân sağlanması ile bölge esnafına canlılık getirilmiştir..

    Sayın Erbakan tüm bu maaş artışı ve ödemeleri tek kuruş ek vergi ya da ek zam yapmadan yaptı. Peki, tüm bu ödemelerin gelirleri nasıl sağlanacaktı? Bunun cevabı da Prof. Dr. Erbakan için çok basitti. Bunun için o güne kadar uygulanan “Rant Ekonomisi” yerine, “Güçlü Ekonomiye Geçişi” sağlayacak Millî Ekonomiyi uygulamaya başladı. O güne kadar devletin sırtına geçirdikleri hortumlarla bu millettin parasını hortumlayanların gelirlerini kesmek yeterli olacaktı. Bunun için, Kamu Tek Hesabı, yani Havuz Sistemini kurdu. Bankaların, Merkez Bankasından, %110 faizle aldıkları parayı, %194 faizle bonosuna çevirmelerinin önüne geçildi. Kamu Finansman açığı, iç ve dış borç açığı azaltıldı.

    Sonuç olarak görülüyor ki, Prof. Dr. Necmettin Erbakan iş başına geldiği her dönemde olduğu 54. hükümet döneminde de çiftçiyi, memuru, esnafı, emekliyi, dulu ve yetimi en geniş imkânlarla korumuş ve kollamıştır. Tüyü bitmedik yetimin hakkına dokundurmamıştır. Milletin kendisine teslim ettiği emaneti en iyi şekilde muhafaza etmiştir. Bizler millet olarak senden razıyız Sayın Erbakan, Allah’ta sizden razı olsun.

    ayhan demir / milli gazete
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    Hakkımda

    Gökleri çökertecek ve son moda kurbağa diliyle bütün "dikey"leri "yatay" hale getirecek bir çığlık kopararak "mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik... Dininin, dilinin beyninin, ilminin, ırzının,evinin, kininin, kalbinin dâvacısı bir gençlik... Halka değil, Hakka inanan, meclisinin duvarında "Hakimiyet Hakkındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bilen bir gençlik...

    Bağlantılar

  • Ana Sayfa
  • Profilim
  • Blog Arşivi
  • Arkadaşlarım
  • e-posta
  • RSS

    Kategoriler

    Arkadaşlarım

    Reklam

  • Sayfa: 1 - Toplam: 10
    | Sonraki Sayfa